Günümüzde stresten çokça söz ediliyor. Stresin en önemli kaynağı

 
 
----------------------------------------------------------------





Bazen gazetelerde insanın tüylerini ürperten resimler görürüz. Çoğunlukla Kuzey Afrikalı fakir ve perişan insanların resimleri... Her biri sanki canlı birer iskelet... Kemiklerle etler arasında nerdeyse mesâfe kalmamış. Bu halleriyle bize olanca güçleriyle haykırırlar: “Biz açız, bize yardım elinizi uzatın!” diye...

İşte maddî açlık insanı böyle perişan, böyle zayıf, böyle güçsüz ediyor... Beride maddî problemleri yok denecek kadar az, ama kendilerini eğlenceyle, sefahatle, içkiyle yahut uyuşturucuyla avutmak isteyen huzursuz kalabalıklar. Bunların dertleri öncekilerinden daha ileridir.

Ruh, beden ülkesinin sultanıdır. Açlıktan kıvranan insanlarda hizmetçi zayıf düşmüştür, huzursuz insanlarda ise sultan perişandır. Birincilere her insaf ve vicdan sahibi acır, merhamet eder. İkincileri ise herkes kınar, herkes onlara düşman kesilir. Halbuki asıl acınmaya, el uzatılmaya muhtaç olanlar bunlardır... Çünkü bunlar hem hastadırlar, hem de ilâç düşmanıdırlar. Bunlara karşı, tedavi ehlinin çok şefkatli ve çok sabırlı olması gerekir. “Fâsıklara ancak ârifler acır.” Abdulkadir Geylâni (ks.)

Bugün huzur ve saadet arayanlar sadece bu insanlar değildir. Hemen herkes bu dertten bir iz taşımaktadır. Öyle ise biz öncelikle kendi nefsimize bir şeyler söylemeye çalışalım:

Neden yer yer ruhî sıkıntılara giriyor, sabırsızlanıyor ve bir şeyler yapamamanın ıstırabıyla ruhumuzu kıvrandırıyoruz. Beden sıhhatimizden, mali durumumuza, toplumdaki itibarımızdan dünyevî zevklerimize kadar her şeyi kendimize dert ediniyor ve bunları çözemeyince de üzülüyor, rahatsız oluyoruz...

Niçin, dünyanın üstünde gezeceğimize altına giriyor, bize hizmet etmesi gereken eşyaya biz hizmetçi oluyoruz.

Bu halimiz ruhumuzu hayli yoruyor ve takatten düşürüyor. Bütün bu olup bitenlere karşı sabırla karşı koymayı da başaramıyoruz. Zira, Üstat Bediüzzaman hazretlerinin o güzel teşhisiyle, biz sabır kuvvetimizi maziye ve müstâkbele dağıtıyoruz; hâle karşı sabrımızda güç kalmıyor ve sonunda sıkıntıya, ümitsizliğe düşüyoruz.

Bütün bunların kaynağına indiğimizde şu yanlışla karşılaşırız: “Biz nefsin doymasıyla, kalbin tatmin olmasını birbirine karıştırmışız.”

Yanlış yoldan giden yorulur. İşte bizi yoran, sıkıntıya düşüren ve sonunda perişan eden bu büyük hatadır. Bundan döndüğümüz an huzur ve saadete yönelmiş olacağız.

Nefis şerle beslenir. Şer ise kalbi yaralar, vicdanı rahatsız eder ve huzuru kaçırır. İşte bu fasit daire, stresin ve huzursuzluğun önemli bir kaynağıdır. Bu çemberi aşamayanlar, nefislerini besledikçe kalp ve vicdanlarında huzur melekesini kaybederler. Ve bunun çaresini yeniden nefsin tatmininde ararlar.

Sadece birkaç misâl:

Nefis cimrilikten yanadır. Para biriktirdikçe mutlu olacağını zanneder. Halbuki, kalp ve vicdan muhtaçları doyurmaktan zevk alırlar.

Nefis büyüklenmekten hoşlanır. Kalp ve ruhun rahatı ise tevazuda, alçakgönüllü olmaktadır.

Nefis oyun ve eğlence düşkünüdür. Akıl ise çalışmayı ve gayreti emreder, onunla rahat bulur.

Ve nihayet nefis, fâni ve geçici eşyanın meftunudur. Kalp ise bekâya, ebediyete aşıktır. İşte bütün huzursuzluklar bu çelişkilerin ürünüdür. Ve insan, nefsini beslemekle değil, kalbini tatmin ile saadet bulur.

Ve her türlü bunalım ve huzursuzluğun İlahî reçetesi:


“Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur (Allah’ı anmakla sükûnet bulur). (Ra’d Sûresi, 28)


Maddî ve manevî nice rızıklara muhtaç olan insanoğlunun kalbini, ancak Allah’ı zikir, yâni Onu yâd etme, Onu hatırlama tatmin edebilir. O halde insan, Ondan başka neyi yâd etse mahlûku yâd etmiş, Ondan gayri neyi sevse fâniyi sevmiş olur. O ulvî kalp, bu süflî eşya ile tatmin olmadığı içindir ki, gafil insanı daima rahatsız eder. İşte can sıkıntısı, huzursuzluk, bunalım, stres dediğimiz şeyler hep bu doymayan kalbin açlık feryatları, ölüm çığlıklarıdır.

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)



" birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"

MECNUN DEĞİLSEN SUS!


MECNUN DEĞİLSEN SUS!


Göğe asılı bıraktığın bu sağnak, nice gönül tarlalarından 'hû' filizlendirdi. Kâinat vecde durdu. Ve... dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor. Aşk vesile...

Dünyaya alıştım alışalı, denizi çakıl taşlarından tanıdım. İçimde ney seslerini büyüttüm. Belli ki yine bu ıssız limanda fırtına kopacaktı. Bir muammalı vakitti oysa ki yalnızlıklar.
Aşkın tarifini sordum göçmen kuşlara. Dediler göç... Dediler yanmaktır yaklaştıkça... Onun kaynağından tadan divanedir. Sonra...

Sonra bir şair kesti yolumu... En yüce bir düştür benim aşkım. Görmeye değmez ki küçük düşleri dedi ve ekledi: Mecnun değilsen sus!..

Bense güneşlerin kol gezdiği ufuklar hayâl ederdim alkımlı dünyamda, aşka dair... Düşlerim en kudsî duygularla bezenmişti oysa. Meğer küçük düşlerle avunmuşum...

Muhayyel sevdalar buruyor yüreğimin pencerelerini. Herbiri tül, herbiri hür. Hiç dokunulmamış, hiç yaşanmamış. Hikayelerine hayâl meyal tanıklık ettiğim...

Bu efsane hikayeler sürüldü masama. Bense özgün sözlerin tadına alışıktım. Benim taatım, tahiyyatımdı Rab'le...

Dünyanın perdesini şöyle bir aralayınca, aşka dair birçok şeyin öylesine ortalığa savrulmuş olduğunu hissettim ki; tanınmayacak haldeydi. Kadın olmuştu, para, makam, nefs, hırs, menfaat, sömürü olmuştu. O kutsalı aralarından arındırmak öylesine zordu... Kalan son sevgi sözlerini topladım avucuma.. doldurmuyor bile! Dilden çıkıp, ancak kulağa kadar varabiliyordu; yüreğe değil...

Aşka belki bir adım, belki asırlar vardı ama sevgiyi diri tutmaktı, yaşatabilmekti esas olan. Ucuzcular pazarından kurtulup, sultanlar sofrasına hizmetli olabilmekti... İflah olmaz âşık kisvesini giyebilmekti. Gönülde maya tutup aşka, onu göklere armağan edebilmekti.. uçurtmalara...

Celâl-i Didar'a yâr olabilmekti benim en gerçek düşüm... Sen ezelî ve ebedî, arzsız ve arşsız, cennet ve cehennemsiz, öylesine bir sevdasın ki diyebilmekti... Mevlânaca bir tavır koyabilmekti. Naz makamına ulaşmayı gönül hedefinin tam ortasına yerleştirebilmekti�

Ruhum firdevslere kayarken, dünyanın sahte makyajı bulaşıyor yüreğime. Her renk bir adım daha ulaşılmaz kılıyor seni.
Kalbimde bir dünya kurup, binbirinin yıkılışını venüs bardağında seyretmek gibi bir şey sanırım ulaşılmazlığın...

Ey ulaşılmaz Matlubum!..

Hırçın dalgalar Kahhar ismini vuruyor dünya sahiline, güller Cemal isminle raksa başlıyor bir seher, kuşlar Nur ismini zikrediyor bir şafak kızıllığında...

Bense Vedud coğrafyanda, 'seven' şahsında talibi oynamaktayım. Belki adaylığın adaylığına bile lâyık değilken;

Bende Mecnun'dan füzun âşıklık istidadı var,
Âşık-ı sâdık benim, Mecnun'un ancak adı var... diyebilme cüretkârlığına koşmaktayım...

Belki sadece içimdeki boşlukta çırpınıp durmaktayım...

Ey Rab! Sana ulaşamamak sensizlikte kaybolmak nedir, anlatayım mı?..

Kum fırtınasında, çölde, sağanaklara âşık olmaktır!...

Dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor... Aşk...



 
---------------------------------------------------------
 

Çevremizde, az da olsa, “görmediğime inanman” diyen kişilerle karşılaşıyoruz. Bunlara bu yanlış düşüncelerinden vazgeçirmek için neler söylemeliyiz?




Şurası bir gerçektir ki; varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilebilenlerden ibaret değildir. İnsan, görme duyusu ile, sadece madde alemini görür. Diliyle tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Hâlbuki; elektrik, yerçekimi, ışınlar alemi, radyoaktif dalgalar ve nice gerçekler vardır ki, bunlar, ne görülürler ne de işitilirler. Bununla birlikte, bu gerçeklerin varlığı şüphe götürmez.

İşte bu prensibi göz ardı eden bir kısım insanlar, görmediğime inanmam diyerek bütün varlık âlemini, sadece gözleriyle gördükleri maddi eşyadan ibaret sanarak büyük bir hataya düşerler. Hâlbuki bir şeyin gözle görünmemesi onun yokluğuna delil olamaz. Zira bu âlemde gördüklerimize oranla göremediklerimiz çok daha fazladır. Hatta insan vücudunda akıl, hayal, hafıza gibi görünmeyen varlıklar, görünenden kat kat fazladır.

“Görmediğim şeye inanmam” sözünün altında, aklın görevini göze yükleme yanılgısı yatmaktadır. Hâlbuki insandaki her bir duyu ayrı bir âlemin kapısını açar; birinin görevi diğerinden beklenmez. Mesela, göz, kulağın; burun, dilin görevini yapamaz. İnsan, gözüyle ne yemeğin tadına, ne bülbülün sesine, ne de gülün kokusuna bakabilir. Göz bu organların görevlerini yerine getiremezken, elbette aklın fonksiyonunu da icra edemez.

Malumdur ki; herhangi bir eser, göz ile göründüğü hâlde, ustası akıl ile anlaşılır. “Görmediğime inanmam.” diyen bir insan, bu eserin yapıcısını inkâr durumuna düşer. Aynen bu örnekte olduğu gibi, sonsuz bir kuvvet, ilim ve sanat ürünü olan bu muhteşem kainatı seyrettiği hâlde, onun sanatkârını kabul etmeyen insan, ilim ve akıldan uzaklaşmış olur.

Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah’ın varlığını güneş gibi gösteren, yaratma, rızk verme, hayat verme gibi sınırsız olayları nasıl açıklayacaktır?

“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”

Mehmet Kırkıncı

En âlî hukuk, ana baba hakkıdır


 

 
En âlî hukuk, ana baba hakkıdır

Yirmi Birinci Mektub

"Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin."

"Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf' bile deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: ‘Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.' Sizin içinizde olanı Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak ki O, kendisine yönelenler için çok bağışlayıcıdır." (İsrâ Sûresi, 17:23-25.)

Ey hanesinde ihtiyar bir valide veya pederi veya akrabasından veya iman kardeşlerinden bir amel-mande veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gafil! Şu âyet-i kerimeye dikkat et, bak: Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı sûrette ihtiyar valideyne şefkati celb ediyor!

Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını, kemâl-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyleyse, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılâp etmemiş herbir veled, o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve samimâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir. (Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.)

İşte, o mübarek ihtiyarların vücutlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır, bil, ayıl! Evet, hayatını senin hayatına feda edenin zevâl-i hayatını arzu etmek ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!

 
 
 
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 

Dua!

 

Biliyorum ki, beni duyan, benim derdime derman olan Sensin

Biliyorum ki kimse dinlemez beni Senden başka,

Senden başkasına anlatamam derdimi,

İçimde yaktığın ateşlere su verecek olan Sensin,

Düşmanım yok, ancak dostum, dostlarım var,

Onları da ayırma benden, lütfettiğin güllerle hem-hâ l et beni

Gül bahçesinde koştur, dikenlere batır, yaralasın akıtsın kanımı, mürekkebimi, yaşımı

Biliyorum ki dikenlere batmadan goncaya ulaşılmaz, goncalar açmaz,

Gonca olursa gül, bülbüller dolar, pervane olur etrafında,

Biliyorum ki gül Sensin, bülbül et beni, pervane et,

Duyan Sensin, bakan Sensin, konuşan, yazan, okuyan, her yer Sensin, her yerde Sen,

Yürüt beni, Sen yürütmezsen kırık kalır bestem, ayaklarım,

Koştur beni, Sen koşturmazsan, yarım kalır yarışım, bakışım,

Coştur beni, Sen coşturmazsan, akmaz gözlerden gelen deryalarım,

Konuştur beni, Sen konuşturmazsan, sözlerim, zikirlerim eksik kalır,

Derdimendim, derdi veren derman olandır, dert dediğim ne ki,

İnleten, inlettiren Sensin, ancak Sen

Fatma YÜKSEL

SELAM VE DUA


 

Adın ki, eksilmeyen tek kelime...‏



 




Her andığımda bana eksikliğimi hatırlatan; dile kolay, kalbe ağır adını anıyorum. Adın ki, durmadan çoğalır içimde. Adın ki, bir emanet dilimde. .

Her tercih bir vazgeçişse eğer; benim tercihim Sen oluyorsun. Dilim en çok adını anınca, kalbim yalnız Sen'i hatırlayınca hayat buluyor. Adın, anlam katıyor adıma. Adın ki, büyük.
Adın ki, yüce. Adın ki, en güzel...

İki tesbih boncuğu arasında bir kalp kaç kez çarpar, sayamıyorum. 'İkrar'ın sükûtu oluyor suskunluğum. Az ve öz olan bir anlayışla ve kıbleye doğru bir bakışla, Sen'i anıyorum. Andıkça
çoğalıyor anlamların. Adın ki, sonsuzluk... Adın ki, ahd ve vefa...

Nasıl oluyor da, Sen gelince aklıma, omzumdaki ağırlık azalıp ruhumda
bir şölen başlıyor? gözlerim neden böyle doluyor? Sorduğun suale,
'belâ' dediğim günden bu yana, ismine sığan meâle kulak veriyorum. Hayattan uzaklaşıp, gerçeğe yaklaşırken, va'dedilen günü bekliyor,
ömrün gelip geçiciliğine tebessümler gönderiyorum.

'Kimi sevsem, sensin.' Bilirim ki; kainata dağılmış bütün sevmekler isimlerine karşı verilmiş bir muhabbettir.
Vaha sandıklarım çöl oluyor, kıyılarıma vurup giden insanlar anlamıyor beni. Kuyularda kalıyorum, yardım eden olmuyor. Bir adın kalıyor her şeyden geriye. Ben kuyuya düşsem, Sen kovanı sarkıtırsın, bilirim. Menzili vefa olan bir bağı var dostluğunun. Yazın buharlaşmayan, kışın donmayan, sonbaharda yapraklarını dökmeyen bir dostluk... Dostluğundan cesaretle istiyorum senden: Ne olur, Sana en güzel göründüğüm an, al beni yanına. Aşk susturduğu oranda büyür,
büyüdüğü oranda sustururmuş. Susuyor, Seni dinliyorum. Adın için yaşıyorum. Adın ki, bir emanet dilimde. Adın ki, eksilmeyen tek kelime...ALLAH ( CELLE CELALUHU )...ALLAHU EKBER...!!!


“Namaz Resimleri Sergisi”

Dünyada ilk kez “Namaz Resimleri Sergisi” açıldı

Bugüne kadar namazın resmin konusu olmadığını belirten Ressam Arif Ergun, “Resimlerimi yaparken tamamen gerçek olaylardan hareket ettim. Her yerde, her şartta namaz kılmaya çalışan insanların oluşturduğu güzellik tablolarını resmettim” dedi. Arif Ergun’un İstanbul Çemberlitaş’ta bulunan Birlik Vakfında sergilenen namaz resimleri, 19 Nisan’a kadar 09.00 ile 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.

 

 

 

 

Dünyanın ilk “Namaz Resimleri Sergisi”, İstanbul’da Birlik Vakfında açıldı.

Son yıllarda toplumdaki namaz bilincini ve duyarlılığını arttırmaya yönelik etkinliklere bir yenisi daha eklendi. “Resim çok önemli ve etkili bir mesaj dilidir” diyen ressam Arif Ergun, iki yıldır hazırladığı 42 yağlı boya tabloyu sanatseverlerin beğenisine sundu.

Tarihte namazlarıyla ünlü maneviyat büyüklerinden zor şartlarda kılınan namazlara kadar önemli olayları bir resim karesinde özetleyen Ergun, tablolarına ilginç isimler verdi. Bunlar arasında Abbad bin Bişr’in (r.a.), Hatem bin Asam’ın, Urve bin Zübeyir’in, Bediüzzaman Said Nursi’nin namazları olduğu gibi, “savaşta namaz”, “Çanakkale’de namaz”, “yoğun bakımda namaz”, “çatıda namaz”, “kar üstünde namaz” gibi isimler de var.

Açılışta konuşan Namaz Gönüllüleri Platformu sözcüsü Abdullah Yıldız, üç yıldır namazı gündeme getirmek için programlar yaptıklarını belirterek, “Hamdolsun, şimdiye kadar 300 namaz paneli yaptık. Radyo TV programlarımız devam ediyor. Şimdiye kadar 70 namaz bilinci kitabı çıktı” dedi.

Namazla ilgili binlerce etkinlik yapılması gerektiğini belirten Namaz Gönüllüleri Platformu üyelerinden Cemil Tokpınar da, “Sanata dönüşmeyen, iletişim araçlarının konusu olmayan fikir ve davalar uzun ömürlü olamaz. Bunun için resim sergisini çok önemsiyorum. İnşallah yakında namaz fotoğrafları sergisi ve namaz şiirleri dinletisi programlarımız olacak. Namaz için sinema filmi hazırlıklarımız da devam ediyor” şeklinde konuştu.

Sanatçının görevinin hayattaki güzellikleri tabloya aksettirmek olduğunu belirten ressam Arif Ergun da, “Maalesef bugüne kadar namaz resmin konusu olmamıştır” diyerek şöyle devam etti:

“Resimlerimi yaparken tamamen gerçek olaylardan hareket ettim. Her yerde, her şartta namaz kılmaya çalışan insanların oluşturduğu güzellik tablolarını resmettim. Belki kimi insanlar tabloları görünce bir kısmına çok şaşıracaklar. Ama birçok kimse de kendi hayatından veya çevresinde gözlemlediği kimselerden izler bulacak.”

Arif Ergun’un, İstanbul Çemberlitaş’ta bulunan Birlik Vakfında sergilenecek olan namaz resimleri, 19 Nisan’a kadar 09.00 ile 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.

 

Namaz yazarları kitaplarını imzaladı

 

Resim sergisinde Namaz Gönüllüleri Platformunda bulunan namaz bilinci kitabı yazarlarından Abdullah Yıldız, Cemil Tokpınar, İsmail Mutlu, Ahmed Saban, Yaşar Alptekin, Hasan Hafızoğlu, Kerim Buladı, Ramazan Kayan, Ahmed Çağlayan ve Ahmed Altun da kitaplarını imzaladı.


 


Ressam Arif Ergun Kimdir?

1954 yılında Konya’nın Hadim ilçesinde doğdu. İlkokulu kendi köyü Kaplanlı’da, ortaokulu Hadim’de, liseyi Bursa Erkek Lisesinde ve Konya Gazi Lisesinde okudu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Dekoratif Sanatlar Bölümünden 1977 yılında mezun oldu.

Resime karşı merakı daha ilkokula gitmeden kuzu ve at resimleri çizerek başladı. Okul döneminde de öğretmenlerin teşvikiyle devam etti.

Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümünü bitirdikten sonra 21 yıl kumaş desenleri ve kumaş baskı işleriyle meşgul oldu. Bu sırada vakit buldukça resim yapmaya devam etti. Son yıllarda Kutlu Doğum Haftası programlarına paralel olarak çok farklı gül resimleri yaptı.  

Kasımpaşa Lemar Düğün Salonunda, Taksim Metrosu Sergi Salonunda, Cevahir Otelde, Sepetçiler Kasrında, Fırat Kültür Merkezinde, Muammer Karaca Tiyatrosunda resim sergileri açtı. Namaz Gönüllüleri Platformunda bulunan Arif Ergun,  “Namaz Resimleri Sergisi”yle yedinci kişisel sergisini açmış oldu.


 Sergiden Fotoğraflar





































 

Resimlerden Seçmeler



 

Sahabeden Ebu Milak (r.a.) hacet namazı kılarken

 

 

Dağcılardan biri namaz vakti girince
vazifesini yerine getirirken

 

 

Yol kardan kapanmış, bir mümin
karlar üzerinde namaz kılarken

 

 

         Eski çağlarda bir adada 300 yıl ibadet eden zat

 

 

Bangladeş'te sel baskınına aldırmayıp
tahtalar üzerinde namaz kılanlar.

 


 

Mola anında namaz kılan bir öğrenciye saldırmaya gelen köpeğin
yaklaşınca hiçbir şey yapmayıp geri dönmesi